“Sabahattin Ali’nin yerinde kim olsa yorulur…”

HÜRRİYET, RADİKAL KİTAP’DAN EFNAN ATMACA’NIN RÖPORTAJI

Konu Sabahattin Ali olursa sözü fazla uzatmaya gerek yok. Eserleri onu anlatır. Şiirleri, öyküleri, romanları ve elbette fikirleri… Her telden dokunur yüreklerine insanların Sabahattin Ali.

Gerçekçiliğiyle dokunur, isyanıyla, hüznüyle, ironisiyle… Ve hatta ölümüyle… Nâzım Hikmet’in annesinin hikâyesini anlattığı ‘Ela Gözlü Pars Celile’ romanıyla bu yıl çok satan listelerinden inmeyen Osman Balcıgil, yeni romanı ‘Yeşil Mürekkep’te Sabahattin Ali’nin kısa hayat yolculuğunun büyük izlerini topluyor. Onun hayatını, eserlerini, dostlarını, fikirlerini, sevdalarını ve bu dünyadan gidişini anlatıyor. Yazar yer yer derinlemesine giriyor hikâyeye yer yer sözü uzatmadan eserlerini öne çıkarıyor. Her yönüyle ele alıyor Ali’yi. Hem onu bir kez daha anmak hem de anlamak için tevsiye ederim…

Öncelikle son yıllarda popüler olan ‘Kürk Mantolu Madonna’ dolayısıyla Sabahattin Ali ilgisiyle başlayalım. Siz bu ilgiyi samimi buluyor musunuz?

Ben ‘Kürk Mantolu Madonna’ya olan ilgiyi Sabahattin Ali’ye olan ilgi olarak okuyorum. Edebiyat eleştirmeni değilim ama iyi bir roman okuru olduğumu söyleyebilirim. Kendi adıma sıralamayı ‘Kuyucaklı Yusuf’, ‘İçimizdeki Düşman’ ve ‘Kürk Mantolu Madonna’ olarak yapıyorum. Ama nedense çoğunluk benden farklı olarak ‘Kürk Mantolu Madonna’yı birinci sıraya koyuyor. Bunda dünya kadar neden rol oynuyordur. Hatta romanın ismi bile insanlara ötekilerden çekici geliyor olabilir. Öte yandan, Türkiye toplumunun Sabahattin Ali’ye bir romancı, yazar, kültür adamı, entelektüel olarak hakkını vermesi, çok hoşuma gidiyor ve bu ülkeye dair umutlarımın sürmesine yol açıyor.

Gerek pek çok şarkının sözlerinde, pek çok hikâyede ve hatta popüler olan dizilerde bile imzasını gördüğümüz Sabahattin Ali size göre ne kadar tanınıyor, biliniyor?

‘Yeşil Mürekkep’i kaleme almamdaki en önemli etmenlerden biri de sorduğunuz bu sorunun ardında yatanlar. Üzerinden epey zaman geçmiş bir dönemden söz ediyoruz. Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü yıl doğan çocuklar yaklaşık yetmiş yaşındalar. Sabahattin Ali hakkında çeşitli zamanlarda yapılmış birçok çalışma var ama her okurdan, okuduğu kitaplarlarla ilgili dönemlerin tarihlerini araştırmayı bekleyemeyiz. Kuşkusuz böyle yapanlar da vardır ama böylesi okurların sayısının çok olduğunu söyleyemem. Evet, Sabahattin Ali ülkemiz okurları tarafından çok tanınıyor ama hayır, çok bilinmiyor.

Derin devletin ilk kurbanlarından olan Sabahattin Ali’yi, Türkiye siyasi yaşamında nereye koyuyorsunuz?

Bugün Sabahattin Ali’nin çok tanınıyor olmasının nedeni işte tam da bu: Onun gözkamaştıran mücadelesi ve hazin sonu. Sabahattin Ali genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘gözbebeği’ olan, kendi eliyle yetiştirdiği gençlerden biri. Almanya’ya büyük umutlarla ve fedekarlıklarla gönderilmiş bir öğretmen. Ülkeyi yöneten kadro ondan ve onun gibilerden çok şey bekliyor. Sabahattin Ali bunun gayet iyi farkında. Ondan ‘bir’ bekleniyorsa o ‘on’ vermeye gayret ediyor. Ülkesini yönetmeye çalışanlara yardımcı olmanın yanı sıra yapılan yanlışlıkları göstermeye de çalışıyor. Hükümet çağdaş, Batı normlarında, demokratik bir ülkeye varmak için kolları sıvamışken Avrupa’da faşizm rüzgârları esmeye başlıyor. Kuzeyde SSCB özellikle işçi sınıfına dönük söylemleriyle dikkat çekiyor. Böylesi bir dönemde, Sabahattin Ali sırtını faşizmle kucaklaşmak durumda olan Avrupa’ya, yüzünü işçi sınıfı diktatörlüğünü şiar edinen SSCB’ye dönüyor. Ülkeyi yönetenler ise her ikisine de karşılar. Sabahattin Ali bir eğitimci, yazın adamı ve entelektüel olarak yaşanmakta olan olağanüstü koşullar altında, kendisini düşüncelerini dile getirmek zorunda hissediyor. Sonra da olanlar oluyor…

Sabahattin Ali’yi Türkiye’den kaçmaya zorlayan yorgunluğunu neye bağlıyorsunuz?

Sabahattin Ali, bir eğitimci, romancı, hikâyeci, şair olarak söylediklerini yeterli bulmayınca gazetecilik yapmaya başlıyor. Özellikle de Aziz Nesin ile birlikte çıkardıkları Markopaşa’da bunu, amiyane bir deyişle ‘dibine’ kadar yapıyor. Hükümetin politikalarını yerden yere vuruyor. Markopaşa ses getiriyor. Öyle böyle değil, günlük gazeteler 20 bin zor satarken, Markopaşa 60 bin satıyor. Hükümet bundan rahatsız oluyor. Sabahattin Ali peşinde polislerle yaşamaya başlıyor. Her gün önüne bir mahkemeye davet çağrısı konuluyor. Durmadan sorguya çekiliyor, hapis köşelerinden kurtulamıyor. Eşi, çocuğu olan, yazmaktan başka bir geliri olmayan bir adam o yıllarda Sabahattin Ali. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan kovulmuş olduğu için maaşı yok. Bir yandan siyasi ve polisiye baskılar öte yandan yoksulluk… Kim olsa yorulur bu durumda!

Onun izlerini sürürken nelere dikkat ettiniz? Ve bulduğunuz izler sizi nereye götürdü?

Ben daha çok Sabahattin Ali’yi yeşerten koşullara ve sonrasında onu yok eden gerçekliğe baktım. Mümkün olduğunca objektif olmaya çalıştım. Ne Sabahattin Ali’den yana oldum ne de onu yok edenlerden. İki son vardı Sabahattin Ali’nin ölümüyle ilgili… Onlardan birini, bilerek ve isteyerek seçtim. Bunların neler olduğunu uzun uzun anlatmayacağım. Kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramaz. ‘Yeşil Mürekkep’i okuyacak olanlar ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaklar.

Sabahattin Ali’nin hikâyesinin yazarken sizi en çok zorlayan ne oldu?

Okurken sevdiğim Sabahattin Ali, kuşkusuz benim için çok önemli bir yazar. Büyük bir mücadele insanı aynı zamanda. Böyle bir insanı yazacağınız zaman tabii ki gönlünüz biraz ondan yana olur. Ama gönlünüze ‘dur’ demek zorundasınızdır. Bu başlı başına bir zorluk. Öte yandan, Sabahattin Ali’ye bu hazin sonu reva görenleri de anlamaya çalıştım. Bu da büyük biri zorluk. En baştan, kafama onlarla kavga etmeyi koyarak başlamadım çalışmaya. Neyi, neden yaptıklarını ve arkasındaki nedenleri de anlamalıydım…

Sabahattin Ali’nin hayatıyla birlikte o dönem aydın çevresini de anlatıyorsunuz. O dönemin aydınlarıyla bu dönemi karşılaştırdığınızda ne farklar görüyorsunuz?

Aydın ülke, zaman farkı tanımaz. Bütün zamanlarda ve bütün ülkelerde aynıdır. İçinde yaşadığı toplumdan ve dünyadan kendisini sorumlu hisseder. Yanlış olana, kendini ileriye atarak ‘dur’ der. Dün de öyleydi, bugün de öyle. Türkiye özelinde, o gün de zindanlar aydınla doluydu, bugün de… O gün Sabahattin Ali’nin yaşadığı zorlukları, bugün de düşünen ve düşündüğünü ifade eden dünya kadar insan yaşıyor. Üstelik Avrupa’dan faşizm, SSCB’den komünizm rüzgarları esmemesine rağmen.
Aydınların yaşamına dair ise şehirler çok büyüdü. İstanbul devasa bir megapol halini aldı. Aydınlar eskiden küçük bir çevrede yaşar, aynı lokallere, meyhanelere gider birbirlerini görür, fikir alışverişinde bulunurlardı. Neredeyse herkes birbirini tanırdı. Bugün İstanbul’un bir ucundan ötekine üç, bazen dört saatte ancak gidiyorsunuz. Böyle olunca yüz yüze görüşmeler, yerini gelişen haberleşme aygıtlarına bıraktı. Bu da yüz yüze görüşmenin, birbirinden bir şeyler alıp vermenin önünü kapattı.